İLK KIBLEMİZLE İMTİHANIMIZ..


İlk kıblemiz Mescidi Aksa..Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’inMirac’a yükseldiği mekan Mescidi Aksa.. Yine Peygamberimizin üç kutsal olarak saydığı, Mescidi Haram, Mescidi Nebi den sonra göz bebeğimiz Mescidi Aksa.. Zaman zaman esarette kalan, en son  Hz. Ömer’in ve Selahaddin Eyyübi’nin hürriyetine kavuşturarak yüzünü güldürdüğü ve şimdilerde görülmedik bir şekilde bir bir şehit edilen çocuğuyla, yaşlısıyla, delikanlısıyla, kadınıyla çaresizlik içerisinde mazlumlarla birlikte oturup ta  kan ağlayan, çağının Selahaddin Eyyübi’sini bekleyen Mescidi Aksa.. Yürek yakan, omuzlara vebal yükleyen Mescidi Aksa..

BU MİNBER MESCİDİ AKSAYA KONACAK

Asırlar evvelinde Bağdat’ta yaşlı bir marangoz yıllarını harcar ve öylesine bir ince işçilikle sedef kakmalı ceviz ağacından şaheser bir Minber yapar. Zaman sekiz asır evvelidir ve bu minber dillere destan olur camilere koymak için satın almak isteyen çok olsa da ihtiyar marangoz asla satmaz ve derki; “Bu Minber Mescidi Aksa’ya konacak.” Bunu duyanlar; “Bey amca sen bilmez misin ki; Mescidi Aksa işgal altındadır. Nasıl olacak bu iş?” diye ihtiyara sorduklarında ihtiyardan tarihe geçen şu cevabı alırlar; “Benim elimden gelen bu. Ben zanaatkarım. Minber yontarım. Bir babayiğit de çıksın, Kudus’ü geri alsın, bu minberi de yerine koysun.”

Aradan kırk yıl geçer 1187 de Selahaddin Eyyübi denilen bir babayiğit çıkar Kudüs’ü fetheder ve o minberi Mescidi Aksa’ya koyar.

FİLİSTİN’E EL SÜRÜLEMEZ

İsrail bugünkü işgale bir anda gelmedi. Başlangıç cesaretini Atatürk’ün ölümüyle bulur. Atatürk, Siyonist işgalci Yahudilerin niyetini tahmin ettiğinden dolayı zamanın Genel Kurmay BaşkanıMareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya Doğu’da bir tatbikat yaptırır ve Türk Askeri geliyor diye Filistin’e akın etmeye başlayan Yahudiler bu sefer korkuyla akın akın kaçmaya başlarlar. Atatürk bununla da kalmaz; 1937 yılında İçişleri Bakanlığı arşivinde de yer alan belgeden de anlaşılacağı üzere Bombay Chronicle adlı gazetede  Avrupaya meydan okur: “Filistin’e el sürülemez” başlığıyla Atatürk şunları söyler ;

“İslamiyetin mukaddes yerlerinin , Musevilerin ve Hıristiyanların nufuzu altına girmesine mani olacağız. Hz.Peygamberin son arzusu, Selahaddin Eyyübi’nin hatırası bu mukaddes toprakların İslamiyet hakimiyetinde kalmasını temin için kanımızı dökmeye hemen şimdi hazırız. Bu toprakların yabancı hakimiyeti altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar Allah’ın inayetiyle güçlüyüz.”

Çok geçmez Atatürk ölür ve kaçışan Siyonist yayılımcılar tekrar dönerler. İşgal hareketi  başlar ve İsrail Devletini kurduklarında maalesef İsrail’i Devlet olarak tanıyan ilk Müslüman ülke; İsmet İnönü’nün başında olduğu Türkiye’dir.

İsrail için yol açıktır, koşabildiği kadar koşar. Yavaş yavaş başlayan zulüm, işkence ve tuzaklarla dolu yıllar neticesinde Koskoca Filistin artık nerdeyse tamamen İsrail’in işgali altına girmiştir. Haritalara bakıldığında bir adımlık yerle başlayan İsrail işgalciliği bugün itibariyle Filistin’in % 100 ünün işgaline çok az kalmıştır.

Evet; yapılan zulümler itibariyle hadise bir insanlık dramıdır ve sessiz kalınamaz; kalırsan insan olanın kanı donar.  Peki biz olaylara mazlum insanlar, mazlum Müslümanlar gözüyle bakarsak sadece zulümler Filistin’de mi yaşanıyor diyebilirsiniz?. “Doğu Türkistan’da, Arakan’da ve sair uzak yakın pek çok coğrafyada soydaşlarımıza, dindaşlarımıza dayanılmaz zulümler yapılıyor; onlara ne diyeceksiniz?” diyebilirsiniz. Hatta; “Araplar geçmişte bize şöyle ihanet etti, Filistin’liler  böyle ihanet etti, bize ne” diye az ve cılız da olsa sesler çıkabiliyor. Elbette ki millet olarak dünyanın neresinde dindaşımız, gardaşımız varsa ve mazlum hale düşmüşse bunların dışında mazlum olup ta Müslüman bile olmasa atalarımızın yaptığı gibi mazluma hep sahip çıkarız, gücümüz nispetinde çıkıyoruz da; hem bu bizim bir inancımızın gereğidir diyelim ve bir kenara koyalım.

 Diğer yandan Kudüs’te olanları sadece bir Filistin meselesi olarak görürsek (ki; çoğunlukta hep Filistin meselesi diye haberler yapılarak böyle bir algı hep oluşturulmaya çalışıldı sanki) olayı çok basite, bir mazlum millet meselesine düşürüveririz. Mazlum milletler meselesi de bizim hayati meselemizdir ve canımız pahasına da önemlidir. Gücümüz nispetinde, imkanımız ölçüsünde ecdadımızın sahiplendiği gibi, inancımızın omuzlarımıza yüklediği mesuliyetin gereğini yapmaya hep devam edeceğiz. Ama şunu da unutmayalım ki can azizdir, kutsallarımız ise canlardan daha azizdir.

KABE’DEN, MESCİDİ AKSA’DAN VAZ MI GEÇECEĞİZ?

 Biz bu günlere kutsallarımıza dokundurmamak için canlarımızı kurban ede ede geldik. İşte böyle olunca mesele sadece Filistin meselesi olarak görülemez.  Hayır, olay asla böyle değildir. Mesele bir Kudüs meselesi, mesele bir Mescidi Aksa meselesi ve mesele senin ilk kıblenin işgali, kutsalının işgali meselesidir. Hem biz kalkıp, geçmişte Şerif Hüseyin Osmanlı’ya isyan etti diye ya da şimdiki bazı Arap idarecileri Amerika’nın yanında diye Kabe’den, Mescidi Nebi’den vaz mı geçeceğiz? Veya Filistin’de geçmişte şunlar oldu diye ilk kıblemiz Mescidi Aksa’ nın işgaline “bize ne ne halleri varsa görsünler” mi diyeceğiz?  Müslümanları Müslümanlara düşman etmeye çalışan algı tuzaklarına kanarsak ve bir gurubun hatasını koca bir millete yayarsak yarın yevmi kıyamette Çanakkale’ye  Filistin’den koşarak gelen insanlar arasından şehit düşen Kudüs’lü ve Gazze’li 53 şehidimizin hakkını nasıl öderiz? Yine Çanakkale’de şehit düşen Suriyeli ve Irak’lı Arap kardeşlerimizi yok mu sayacağız? İkinci Çanakkale diye tabir edilen İngilizleri ağır yenilgiye uğrattığımız Kût’ül- Amâre zaferinde yanımızda yer alıp bizlerle beraber omuz omuza çarpışıp şehit  düşen Arap kardeşlerimize haksızlık etmiş olmaz mıyız?

 Bunlarla beraber mesele sadece Filistin meselesi olarak görülemez. Mescidi Aksa bir kutsalımızdır ve asla müdafaasız bırakamayız. Meselemiz Kudüs’tür, Mescidi Aksa’dır ve beraberinde orayı bizler adına da koruyan canlarını veren, kanlarını akıtan Filistinli mazlumlar meselesidir.

SUDA UYURSAN DONAR ÖLÜRSÜN

Seyirci kalmak vebaldir, bir şeyler yapabileceği halde yapmamak vebaldir.Gözleri kapatıp uyumaktır. Ama uyuyacağımız yer sudur ve suda uyursak donar ölürüz.

Kutsallarımızın çiğnenmesini, mazlumların ezilmesini dert edinmezsek yaşamamızın bir değeri kalır mı? Yukarıda hikayesini anlattığımız Bağdatlı ihtiyar marangoz şuurunda bari olalım. Ne yapabiliriz diye düşünelim, en azından geceleri kalkıp, gündüzleri dahi gezerken dua edelim. Aklımızda diri tutalım. Şunu unutmayalım ki Türkiye, Türkiye’den gerçekten büyüktür. Bizim sınırlarımızı coğrafyalar çizemez. Dünyanın neresinde bir kutsalımız varsa ve neresinde bir zulme uğrayan kardeşimiz varsa bir vatan gibi orası bizi ilgilendirir.

Şu an için acizane şunlar yapılabilir diye düşünüyor ve dert edinip üstüne alınanlara teklif ediyorum.

1-Sadece birkaç sivil toplum örgütü değil, bir araya gelebildiği kadar sivil toplum örgütleri bir araya gelerek “MAZLUM MİLLETLER VE KUTSALLARIMIZIN MÜDAFASI PLATFORMU” Kurulabilir, çalışmalarına hemen başlayabilir. Nerede ne şekilde bir kutsalımıza el uzanırsa ve soydaşlarımıza, din kardeşlerimize, Müslüman olmasa bile zulme uğrayan (Mesela Amerika’daki siyahlara uygulanan baskılar vb.) bir topluluğun sesi olma, gündem oluşturma zulmü önleyecek güç oluşumuna katkı sağlama çalışmalarını organize edebilir.

2- TRT, bir kanal açarak yabancı dilde yayın yapıp bu haksızlıkları dünyaya sürekli anlatarak Siyonist algıları yıkabilir.

3- Bu kurulacak platform sadece Türkiye ile sınırlı tutulmayıp diğer İslâm ülkelerindeki sivil toplum örgütleriyle de hatta insanlık onuru taşıyan gayrı Müslüm sivil toplum örgütleriyle bile birlikte hareket ederek bir güç bir caydırıcılık oluşturacağı gibi bu konularda adım atılmasını engelleyen veya yavaşlatan ülke  yönetimlerini halk karşısında halk gücüyle zayıflatıp devre dışı bile bırakabilir.

4- Türkiye Büyük Millet Meclisinde; oluşan bu platformla irtibatlı çalışacak yine “MAZLUM MİLLETLER VE KUTSALLARIMZIN MÜDAFASI KOMİSYONU” kurulabilir.

5- Hükümetimiz tarafından Birleşmiş Milletlerde “MAZLUM MİLLETLER VE KUTSALLARIN KORUNMASI MASASI” kurulması, beraberinde Türk Askeri öncülüğünde ve komutasında bir Birleşmiş Milletler Gücünün acilen müdahale etmesiBirleşmiş Milletlere teklif edilebilir.

6- Devletimizin uluslararası camiada Terörist İsrail ile ilgili gerçekleri duyurma çabasına tüm partililerimiz yurt içi ve dışında taraftarlarıyla siyaset üstü ve siyaset dışı duruşlarıyla tanıtım kampanyaları yaparak destek vermelidir.

7- Acil olarak ise Mescidi Aksa düşmeden, Kudüs düşmeden maddi yardımlar toparlanıp ulaştırılmalı, cephedeki o kardeşlerimizi kuvvetlendirmemiz gerekmektedir.

8- Hayat normale dönüp te korona hastalığı tehlikesi ortadan kalktığında  özel tur şirketler de dahil Umre ve Hac organizasyonları programlarında Mescidi Aksa ziyaretlerine mutlaka yer vermelidirler. Çünkü bizler orda oldukça kardeşlerimiz bizden güç alırken, Siyonistler korkmaktadır.

Şunu unutmayalım ki; kutsallarına sahip çıkmayan topluluklar zayıf kalmaya, zelil olmaya ve düşmanlarının kölesi olmaya mahkumdurlar. Ya onurlu bir hayat ya da kölelik.. Onurlu bir hayatın yolu da güçlü bir Türkiye’den geçer. Allah, yücelen ve güçlenen Türkiye’mizin hak yolunda gücüne güç katsın. Allah Devletimize ve milletimize zeval vermesin. Amin.