ÖLÜMSÜZLÜĞÜ ARAYANLAR
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Ceyda ÇAKIR

Ceyda ÇAKIR

www.kitabıneksiksayfaları.com

ÖLÜMSÜZLÜĞÜ ARAYANLAR

13 Ağustos 2018 - 12:52 - Güncelleme: 05 Şubat 2019 - 13:28

Simya, tarih boyunca talep gören bir uğraş alanı olmuştur. Sıra dışı fikir ve deneyleri ile ilgi çeken bu alan birçok simyacının doğuşuna neden olmuştur. Isaac Newton ve Robert Boyle da geçmiş dönemlerdeki simyacılar arasında anılmaktadır. Simyacılar, evrenin 4 elementten (hava,su, toprak, ateş) oluştuğunu düşünmüşlerdir. Bunun gibi sıra dışı fikirler beyan eden simyacıların zaman zaman zehir ve iksir hazırlama gibi büyücülüğe benzer çalışmaları da olmuştur. Değersiz maddeleri altına çevirme, çaresiz hastalıkların tedavisini bulma ve ölümsüzlük iksirine sahip olma amacıyla deneyler yapan simyacılar, bilim adamları tarafından bilim dışı görülerek sıkça eleştirilmişlerdir. Bütün bunlara bakarak, farklı buluşlara imza atmak isteyen bu simyacıların garip insanlar olduğunu söylememiz yanlış olmaz sanırım.

Felsefe Taşı

Simyacılar madenlerin anne karnındaki cenin gibi dünyanın karnında büyüdüğünü düşünüyorlardı. Onlara göre insan doğayı yeniler, zamana hükmeder, tanrının yarattıklarını mükemmelleştirirdi. Yaşam nasıl böyle mükemmele doğru yöneliyorsa metaller de aynı şekilde mükemmel olana yani altına dönüşmeliydi. İşte simyacılar bu işlemi hızlandıranın “Felsefe taşı” olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle “Felsefe taşı”nı bulmak simyacıların  en büyük hedefi olmuştu. Kırmızı renkli bu taşın aynı zamanda ölümsüzlük iksirinin ana maddesi olduğuna inanıyorlardı.

Ölümsüzlükten Ölüme

Çin'i birleştiren ilk imparator olan Qin Shi Huang da simyacılardan etkilenerek ölümsüzlük arayışına girmişti. Bu nedenle ölümsüzlüğü sağlayan iksiri bulmaları için emirler vermiş ve ülke dışına elçiler göndermişti. Verdiği emirler 2002’de merkezi Hunan eyaletinde bulunan bir kuyunun dibinde, ahşap bir plakanın üstüne yazılmış olarak bulunmuştu. Bu emirlere karşılık bölgesel yönetimlerden gelen cevaplarda sıkça, iksirinin bulunamadığı ve bundan oldukça utanç duyduklarını belirten ifadeler yer almaktaydı. Ölümsüzlük iksirini bulamayan hükümdar bununla yetinmeyerek başka arayışlara girişmişti.  Araştırmalarına göre eski kralların ve alimlerin 10 bin yıl yaşadığını ve bunu sinabar (civa sülfür) içerek yaptıklarını düşünen imparator içkilerine sinabar katmaya başlamıştı. Sağlık durumu günden güne kötüleşen imparator en sonunda zehirlenerek ölmüştür.

Kilden Savaşçılar

Mart 1974'te Çin'in Shanxi eyaletinin başkenti yakınlarında bir köyde Yang Zhifa adlı çiftçi, kardeşleri ile birlikte bahçelerini sulamak için kuyu açıyordu. Kazı sırasında küreğiyle kilden yapılmış bir objeye çarpan çiftçi, bu objeyi ilk başta Buddha heykeli sanmıştı. Oysa çiftçinin karşılaştığı şey, gerçek insan boyutunda ustaca yapılmış binlerce askerdi. Bu askerler öyle muntazam yapılmışlardı ki hepsinin farklı bir suratı, farklı bir rengi vardı. Bu sebeple arkeologlar tarafından ziyaretçi akınına uğrayan bu askerlerin 20. yüzyıla, Çin Şi Huang dönemine ait oldukları tespit edildi. Ölümsüzlüğü bulamayacağını anlayan imparator ölümden sonrası için bir ordu kurmuştu. Bu askerlerin onu öldükten sonra koruyacağını düşünüyordu. Belki de onun için ölüm, imparatorluğunu devam ettirebileceğini düşündüğü bir ütopya devletiydi. Ama ne yazık ki hiçbir şey tasarladığı gibi olmayacaktı. Bu olay, koskoca Çin imparatorunun ölüm karşısındaki çaresizliğinin resmidir adeta.

Simyacıların hatta insanoğlunun ölümsüzlük hayalleri hiçbir zaman gerçekleşememiştir. Ama buna rağmen araştırmaya devam etmişlerdir. İnsanların bu araştırmaları neden yaptıklarını düşünürüm çoğu zaman. Dünyadan kopamadıkları için mi yoksa bilinmeyenden korktukları için mi? Bana kalırsa aslında ikisi de aynı nedenden doğuyor: Alışkanlık. Çünkü insanlar dünyayı seviyorlar ve onun bütün gizemlerini çözmüşler,ona alışmışlar. Diğer yandan insanlar bilinmeyenden korkuyorlar çünkü ona ulaşmak için alışkanlıklarını terk etmeleri gerekiyor. Yoksa doğanın düzenine aykırı olan bu durumu istemelerinin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Zaten, başlı başına kural dışı olan bu istediğin gerçekleşmesi bizim için bir kabus olurdu. Biz ölümsüz olurduk belki ama sonu gelmeyen nüfus artışlarıyla tabiatı öldürürdük. Hatta öyle bir zaman gelirdi ki ölümlü olmanın yollarını arardık. Ve kendimize bakarak “İnsanoğlu her zamanki gibi doğanın düzenini bozdu. Doğa da bunun intikamını alıyor.” derdik. Belki de suçumuzu bile kabul etmeyerek mükemmel olanı bozmadığımızı iddia ederdik. Tıpkı şimdi olduğu gibi...

http://kitabıneksiksayfaları.com/f/ölümsüzlüğü-arayanlar

 

Bu yazı 1826 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar