AKŞEHİR ETNOĞRAFYA MÜZESİ…
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Hasan Basri HÜRATA

Hasan Basri HÜRATA

İNCEDEN NOTLAR

AKŞEHİR ETNOĞRAFYA MÜZESİ…

04 Nisan 2015 - 00:02

On bin beş yüz yıllık tarihi olan bir coğrafi yerleşkenin, dönemlerine ait isimleri saymak, ancak birkaç bilimin maharetiyle olur; sadece tarih bilmekle yetinmezsiniz… İşin içine arkeoloji girer; tarih biliminin ötesinde adeta eşya ve varlığı tanımanız gerekir… Bunun için de kimyadan tutun da onlarca bilim içeriğini bilmek zorunda kalırsınız…
Bir fırsatını bulup; ancak, tarihi bölgelerin şehir merkezlerinde bulunan  Etnoğrafya müzesine gittim Akşehir’ de…Aslında ummuyordum da Akşehir’de Etnoğrafya Müzesi olsun… Genelde Etnoğrafya Müzeleri pek sevilen yerler değildir. Hani “civciv yumurtadan çıkarmış da kabuğunu beğenmezmiş” kabilinden insanlara bu müzelerdeki objeler pek bir basit gelir. Bir objenin değeri onun kıymetini bilene heyecan verir… Bize göre “kırık dökük bir çömlek parçası,” işin ehline çok şeyler söyler…  Şayet senin beyninde o bilgi kalıpları yoksa sana bir şeyler fısıldamaz.
    Bir müzeye girdiğinizde; ister en eskiden halinize, ister halinizden en eskiye doğru seyahat edebilirisiniz, keyif ve maharet size kalmıştır. Müzenin maddi yapısından, objelerin sunumundan, personelin o günkü havasına kadar her şeyi ölçersiniz.
Muhteşem bir tarihi konak; restore edilmiş… Günümüzde bir ailenin o konağa sahip olup iskanı ve işletmesi mümkün değil. Sit konumuna girip kamulaştırılmış olması ve pırıl hale getirilmesi şayanı dikkat. Sebep olanlardan Allah razı olsun.
Sergi objeleri, eskiden yeniye doğru müzeyi sevimsizlikten kurtarmış ve güncel objelerle KENT MÜZESİ’ni andırmış.
Eşimle ziyaret esnasında sadece isimleri-tanımları yazılı objeleri tanımaya çalışırken; her türlü elektronik kamera ve gözlem sisteminin üzerine, koridorda bize refakat eden güvenlik görevlisi, adeta suflörümüz oldu: “Ölen bir kişinin küllerinin konulduğu küçük minyatür lahit o. Filkete onlar,” kabilinden…
Ayrıca hoşuma da gitmedi desem yalan olur. Zira güvenlik görevlisi olmasına rağmen o, o objeleri tanıyıp ziyaretçileri sıkmadan uzaktan yardımcı olması hem iyi bir eğitimi hem de iyi bir karakteri simgeliyor.
Sordum: “Adın ne delikanlı?”
-Soner Efendim…
-Haaa… Ailenin son çocuğu musun?.. Gülümsedi… Tedirgince tanıyor musun? Dercesine yüzüme baktı…
-Genelde çok çocuklu ailelerde son çocuk ya “Yeter” ya da “Soner” adını alır da… 
-Evet biz dört kardeşiz… Mesele anlaşılmıştı da başka bir şey daha var.
Bir ustanın birkaç çırağı var. Aynı dönemde işe başlamalarına rağmen birisinin haftalığının diğerlerinden fazla olduğu anlaşılınca diğerlerinde kıskançlık doğurmuş… Bunu anlayan usta “farkın farkını” anlatmak için bakın ne yapar?.. Çırakları, -birbirlerinden haberi olmadan- dördünü de bir görev için pazara gönderir.
-Gençler, haydi gidin bakalım! Pazarda tuz var mı? Bakın, gelin!...  
Çıraklar, pazardan dönerler; görev tamamlanmıştır… Biri “Tuz yok usta” der, biri “Var usta” der, diğeri “Öğleden sonra gelecekmiş” der… Haftalığı farklı çırak: Usta, tuz Halep’ten gelmiş. Pazarda üç yüz kilo tuz var…Okkası da şu para. Şayet şu kadar alırsak okkasında şu kadar da indirim yapacaklar, deyince…
-Mirim, diğer çıraklar hem utanmışlardır hem de eksiklerini anlamışlardır herhalde.
-Her halde, anlamışlardır… Şüphe götürmez. İşte Soner de bu kabilden bir güvenlik görevlisi.

 

Bu yazı 1443 defa okunmuştur .

Son Yazılar