AKŞEHİR MİSAFİRPERVERLİĞİ…
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Hasan Basri HÜRATA

Hasan Basri HÜRATA

İNCEDEN NOTLAR

AKŞEHİR MİSAFİRPERVERLİĞİ…

08 Nisan 2015 - 03:07

“Bazı” kelimesini kullanırsanız “husus” ifade edersiniz ki; genelden ayrıldığı için, her türlü yargıda bulunabilirisiniz, kimse de alınmaz… “Arkadaşlarım, kırıcı oluyorlar,” dediğinizde; tüm arkadaşlarınız alınırlar. Neden? Çünkü; umum ifade eder. Oysa ki; “Bazı arkadaşlarım kırıcı oluyorlar,” dediğinizde; bir kısmı, -alıngan olanların dışındakiler- gönül rahatlığı ile dostluklarını sürdürürler…
    Bu meyanda da; “Bazı Akşehirliler misafirperverdir,” desem nankörlük etmiş olurum… İster, gelgeç insana-turiste alışkın deyin, ister esnaflığı iyi biliyorlar deyin, ister yüz yıllardır yerleşik bir yapıya sahip olduklarından deyin Akşehirlinin “izzeti-ikramı bol…” Ammaaaa bana göre; misafirperverliğin dayanağını, şu gizli özellik oluşturuyor… “Bir ayet ve peşi sıra da bir sünnete uyma hususu var.”
Nasıl mı?
İzzet; “azz” kökünden gelir… Kutsal, değerli, kıymetli demek. Erkeklerde “Aziz” kadınlarda “Azize. Muazzez.” Bizim, güncel isimlerimizdendir. Ezan duyduğumuzda, ilk reaksiyonumuz: “AZİZALLAH”tır…
-Mirim iyi de; “Diriliş Ertuğrul” dizisindeki;  o kibar, nur yüzlü, şair ruhlu, Selahaddin Eyyubi torunu  Halep Emiri’nin aklını başından alan, hain-tapınakçı, fettan kızın adı da AZİZE değil mi? Hani kutsallık?
-Canım Kahyam! Münafıklığın, mürainin ölçüsü olur mu? Hainlik, aleni olmaz. Gerçek düşman, dobra dobra olur. O dahi, bir kahramanlık ve saygınlık taşır.  Tarih, düşmanları affeder ama hainleri asla.  O kızın gerçekteki rol adı “EFTALYA” bunu görmezden gelme. “Azize,” çakma isim; zaten tehlike de o ya… “Sana iyilik yaparken ihanet etmek; sen iyilik bularak ihanete uğrarsan…” Acı olan odur ama seni asıl inciten “gafletin” olmalıdır… 
Benim konuyu yine başka yere taşıyıverdin; şayet siyasi olsaydın inan ki, bir günde üç beş gündem oluşturur, toplumu fırıl fırıl oynatırdın. Maazallah iyi ki değilsin…
-Aman Mirim özür dilerim; herhalde bir “rol” için, yazını böldüm… Kusuruma ver; insanlar kurguyu bazen abartarak asıl zannediveriyorlar. Anlatırlar; İstanbul’da, gece sineması dağılır… Erol Taş da kahvehanesini kapatmış; yorgun argın, evine gidecek…   Aynı sokakta bulunan sinemanın güruhu, Erol Taşı görür görmez coşarlar ve kovalamaya başlarlar: “Yetişin!  Tutun şu namussuzsu!..” Kaçar senin ki… Ellerinden zor kurtulur. Neden mi? Az önce seyrettikleri filmde; Erol Taş, zalim bir toprak ağasını canlandırmış; marabalara eziyet edip, evlerinden atmış... Kadınlara zulmetmiş, erkekleri dövmüş sövmüş. Her neyse işte… Suçu: KÖTÜ KARAKTERİ OYNAMAK.
Hatta: Suriyeli Ömer AKAD’ın eseri olan ÇAĞRI filmindeki Antony QUINN’in Hz. Hamza’nın katilini- Hz. Vahşi’yi- oynayan oyuncuya yıllarca Hollywood’da iş vermedikleri, dilden dile dolaşır… Mirim istersen sen konuna devam et. Akşehirlilere gadr etmeyeyim…
-Tamam… Aslında Pazar; boş, tatil, dinlenme, kendine ayar günüdür. Şöyle; bir iki yanına bakarsın. Konu-komşu, akraba, eş dost ziyareti, alış veriş falan. İşte o gün, bazılarının en yoğun günü olur ve program dışı bir sürü şey yaparsınız… Gününüz yetmez; nasıl geçtiğini de anlamazsınız… 
Şöyle sosyal medyayı dolaşırken -öğleden sonra-; bir dostumuz Mustafa Bey. Mustafa Alpaslan… Akşehir Merkez Ziraat Bankası bir numarası… 
Muhterem; hem de yer belirterek “Bahçedeyiz… Çay hazır; eş dost bekleriz.” Yazmış. Önce saate baktım; üç beş dakika olmuş yazalı. Hani bazı insanlar; yer içer sonradan haber verir. Üstüne üstlük “Hiç içimize sinmedi… Ama sizleri de andık(!)” Şuradaydık buradaydık, gibilerden; bu, o kabilinden değil… Birkaç arkadaşı” Afiyet olsun.” Demişler. O da cevaplamış “Eş dost beraber olsun.” 
Ben de bir zarf atayım dedim: “Mustafa Bey biz de bu gruptan mıyız?” “Hay hay ne demek? Beklerim.” Dediği an; artık sizin yapacağınız bir şey yoktur… Sözünün eri olacaksın… Bu ziyareti yapacaksın. “Yok canım, şaka yaptım,” deme şansın yoktur. Çünkü karşındaki, yapmacık değil, davetinde samimi ve açık. Pikniğini yapıp da sonradan deklare edenlerden değil… Dürüstlüğe ihanet; en basitiyle onu, hafife almaktır… Nankörlüğün zaten kitapta yeri yok.
Ziyaret yerine giderken a aaa bir de ne göreyim; kavuşma yerine yüz metre kala, araçla bizi bekliyor.
-Mirim; bankacılık hassasiyetindendir... 
-Yok, karakterinden zannedersem… Pes doğrusu dedim… Hani bazı davetler vardır ya… “İstediğiniz zaman buyurun” diyorsa; ister gel ister gelme fark etmez manasınadır... Bilirsin onu sen Kahya Efendi. 
Ben şu lafımı tamamlayayım en iyisi… Herkes anladı konuyu.
“Azz” değer vermek. “İzzet” aziz kılmak. “İkram” cömertlik etmek, başa kakarak, kıskanarak değil saygı-ihtiramla yedirip içirmek. İslam; “ayet gereği” yolcuya, yolda kalmışa ikramı -hem de karşılıksız ikramı- şart koşar. Peygamberi zişan efendimiz de “Allah’a ve ahiret gününe inanan, misafirine ikram etsin!” buyurarak onu tebliğ ve temsil eder… 
İşte bana göre; Akşehirliyi cömert kılan husus, bu olsa gerektir. 
C. Allah, inşallah bize de ikram edebileceğimiz; eş-dost, misafirler nasip eder… 

Bu yazı 1611 defa okunmuştur .

Son Yazılar