İTİMAT ÜZERİNE…
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Hasan Basri HÜRATA

Hasan Basri HÜRATA

İNCEDEN NOTLAR

İTİMAT ÜZERİNE…

30 Aralık 2016 - 10:55

Hz. Ömer (r.a.)'in halifeliği zamanında, iki genç, bir genci iki kolundan sıkıca tutup halifenin huzuruna getirmişlerdi. Halife Ömer (r.a.):
— Söyleyin, derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu var da, böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz? diye sordu.
Delikanlının ellerinden tutan iki gençten biri konuşmaya başladı:
— Ya Emîr'el-Mü'minin! Bu genç bizim babamızı öldürdü. Biz de adl-i ilâhî'nin tatbiki için huzurunuza getirdik. Babamızın bir suçu olmadığı kanaatindeyiz Çünkü babamız, etrafta sevilip hatırı sayılan bir insandı. Buna ne lâzım geliyorsa tatbikini sizden istiyoruz, dediler.  Hazreti Ömer, o gence:
— Doğru mu söylüyorlar? Eğer doğru söylüyorlarsa söyleyeceklerin nedir? Dedi.
Genç, kendisini getirenlerin söylediklerinin doğru olduğunu, ancak hadiseyi anlatmak istediğini söyleyip müsaade aldıktan, sonra konuşmaya başladı:
— Ya Emir-el Mü'minin! Ben bir köylüyüm. Buraya (Medine'ye) Nebiyyi zişan Efendimizin kabr-i Şerifini ziyarete geldim. Çünkü Peygamberimiz: «Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir» buyurmaktadır. Medine civarına geldiğimde hurmalık yakınında abdest bozmam icabetti. Atımdan inip abdest tazelemek için meşgul olurken, atımın bir ağacın dalından koparmakta olduğunu gördüm. Abdesti bırakıp hemen ata koçtum. Lâkin o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geliyordu. Biraz yaklaştıktan sonra, elindeki taşla atıma vurdu ve at düşüp öldü. Atımı çok severdim... Dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Bir de baktım ki, eceli gelmiş olacak adam da öldü. Belki o anda kaçmak isteseydim kaçardım. Fakat ben Allah'a ve ahiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. Hükm-ü ilâhî ne ise tatbik edilir, diyerek gayet soğukkanlılıkla başından geçenleri anlattı.
Hazreti Ömer (r.a.) gencin anlattığına göre kısas lâzım geldiğini ve idam edileceğini bildirdi. Genç bu hüküm karşısında gene hiç itiraz etmek şöyle dursun, bir mazeret bile beyan etmeden:
— Evet! Şeriatın emri ne ise ben, ona razıyım. Sizin adaletinize de hiç bir itirazım olamaz. Yalnız sizden bir ricam olacak, o da; benim bakmakla yükümlü olduğum bir yetim var. Onun bana teslim edilen altınlarını ben, bahçemde bir yere gömmüştüm. Şimdi onun yerini benden başka kimse bilmemekte, bana üç gün müsaade edin de, o yetimin malını kendisine teslim edip geleyim. Belki huzur-u ilâhîde ma'zur olabilirim, elimde olmadığı için teslim edemedim derim ama, o yetimin dünyada bundan mahrum olmaması için kendisine teslim etmem daha iyi olur, der.
Hazreti Ömer
— Sen şu anda mahkûmsun, müsaade etmemiz mümkün değildir. Belki kaçarsın, dedi.
Genç kaçmayacağına dair söz verip; kaçmak istese daha evvel kaçmaya teşebbüs edebileceğini söyledi ise de Halife:
— Sizi salıvermemiz imkânsızdır. Ancak bir kefil olursa o zaman bırakabiliriz, buyurdu.
Bunun üzerine genç, orada bulunan Eshab üzerinde bir göz gezdirdikten sonra; Ebû Zerril Gıfari hazretlerini göstererek:
— Bu zat bana kefil olur, dedi. Bu sefer Hazreti Ömer:
— Ya Eba Zerr kefilliği kabul ediyor musun? diye sordu. Ebu Zer (r.a.):
— Evet, kefil oluyorum. Bu çocuğun üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum, dedi.
Genci serbest bıraktılar, üç gün içinde gidip geri gelmek üzere müsaade isteyerek ayrıldı. Üçüncü gün olunca, ölen adamın çocukları Ebu Zer Hazretlerine: «Ya Eba Zer! Kefil olduğun adam gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye, nasıl kefil oluyorsun. Adam bir kerre ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?» diyerek Ebu Zer Hazretlerini sıkıştırıyorlardı.
Ebu Zer Hazretleri:
— Daha üç gün dolmadı. Eğer üç gün dolar, genç de geri gelmezse, şeriatın emri ne ise bana tatbik ediniz, buyuruyor ve kefaletine sadık olduğunu söylüyordu. Eshabı Kiramı bir üzüntü kaplamıştı. Çünkü genç gelmeyecek olursa, Ebu Zer Hazretleri onun yerine idam edilecekti.
Hazreti Ömer:
— Ya Eba Zer! Eğer vermiş olduğu zamandan sonra gelecek olsa bile, zamanı gelince emri ilâhîyi tatbik eder, hükmü senin üzerinde infaz ederim, buyuruyordu.
Bu arada bazı eshap, babası ölen gençlere diyet teklifinde bulundular. Yeter ki Ebu Zer Hazretleri idam edilmesin, diyorlardı. Fakat onlar, bunu kabul etmiyorlar, babamızın katilinin kanı akmadıkça, buradan ayrılmayız diyorlardı. Bu heyecan kasırgası içinde Medine şehri çalkalanırken, bütün mü'minler neticeyi beklemekte idiler, ki tam bu esnada karşıdan bir adamın olanca kuvvetiyle koşarak yaklaşmakta olduğu görüldü. Bu gelen işte o adamdı. Koşarak Huzur-u Halifeye vardı:
— Biraz geç kalmakla sizi belki endişelendirmiş olabilirim ama özür dilerim. Görüyorsunuz ki, havalar sıcak, yolumuz uzak, bir binek atım da yok. Ancak gelebildim. Beni mazur görün, dedi.
Orada bulunanlar, hakikaten kendisinden ümit kesildiği bir sırada bir adamın koşa koşa ölüme gelmesini taaccüple karşılamışlardı. Hepsi mü'min dediğin, işte böyle olmalı, gibi sözler söylüyorlardı.
Halkın hayret ettiğini gören delikanlı:
— Merd olan sözünde durur, mü'min olan ahdine vefakâr olur. Ölümden kaçmakla kurtulmak mümkün mü? Ben «dünyada ahde vefa kalmadı» sözünü söyletir miyim? deyip hakkında alınan kararın infaz edilmesini beklediğini söyledi.
Ebu Zer (r.a.)'dan tanımadığı bir adama nasıl olup da kefil olmayı kabul ettiği ve bu genci tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, o da şöyle buyurdu:
— Hayır; tanımıyordum. Fakat bu hadise İslâmın halifesi ve birçok sahabe huzurunda oldu. Ben orada bu teklifi kabul etmeyip de: «Alemde kefalet güven diye bir şey kalmamış» dedirtir miyim? buyurdu. Bunun üzerine kalplerine bir merhamet gelen gençler de, dâvalarından vazgeçtiler ve kısas istemediklerini bildirdiler. Onlara kısas yerine diyet teklif edildi. Diyet, beyt-ül maldan verilecekti. Biz de davamızdan vazgeçtik. Diyet de almayacağız. Dünyada insanlık ve cömertlik kalmadı, dedirtelim mi? dediler ve sırf Allah rızası için davalarından vazgeçtiklerini bildirip, diyet bile almayacaklarını söyleyerek helalleştiler ve ağlaştılar. Böylece hem bütün eshab büyük bir üzüntüden kurtulmuş oldu, hem de bir müslümanın kısas edilerek ölümü önlenmiş olduğu gibi, fazileti ile İslam toplumuna büyük bir örnek de verilmiş oldu.
Hikaye bu. Yitik cennetimizden… Bir anekdot…
Hikayelerin bir özelliği vardır; daha sonraki toplumlara, kişilere örnek teşkil ederler…
-Mirim, Temel’i asacaklar… Son sözün nedir? Demişler… O da: 
-Ha bu bana bir ders olsun, deyip geçivermiş. Mirim nereden çıktı bu kıssa?..
-Evet olaylar bazılarına ders olur.  Bak nereden çıktı?
Salı günü 27 Aralık 2016… Akşehir’de bir karış kar, hava tertemiz… Yürünür bu havada deyip eşi dostu ziyaret ettim. Onları bilmem ama ben hoşnûd oldum; C. Hak da onların başlarını ağrıtmasın.Bu devirde evlat atasının, akraba akrabanın nazına katlanmıyor… 
Eve dönüyorum; baktım Akşehir’in klasiği buram buram kokan dumanı üzerinde İRMİK HELVASI… Zaten evde iki kişiyiz; şeker bir tarafa haydi yarım kilo helva alayım dedim, girdim dükkandan içeriye. Selam aleyküm, aleyküm selam buyurun, seremonisinden sonra; talebimi söyledim. Tartıldı; çıkardım yirmi tl. Para verdim. Sahib ül-mekan:
-Arkadaşım bozuk yok mu?
-Aslan abim yirmi tl. O kadar da büyük değil…
-Bende bozuk yok.
-Tamam o zaman yirmi lira sende kalsın… Ben sonra alırım. 
-Olmaz…
Tamam sen al; bana parayı getir, demesini beklerken; baktım tereddüt yaşıyor…  Helvayı geri bırakmaya savsaklıyor. 
-Mirim olup olan  iki buçuk lira yahu… Eeee ne oldu sonra?
-Tamam iki buçuk liralık bir şey daha ver o zaman. 
-Ne vereyim? 
-İrmik ver o zaman; pişmemiş irmik işte.
Aldık bir kilo kadar irmik hesabı beş tl’ye tutturduk. On beş liramızı geri alıp evin yolunu tuttuk…
Hem yürüdüm hem kendi kendime dertleştim:
Yarabbi, ben bu üstteki kıssayı taaaa 1960’lardan beri dinlerim kürsülerden… Ya zaman değişti. Ya mekan tutmuyor ya da bende Allah’ın iki buçuk lirasına itimat edilecek yüz yok…
-Mirim ya da adamın gönül dağarcığınca İTİMAT kelimesi yok… O kadar da hayıflanma. Haydi haydi herkese hayırlı Cumalar dileyeyim de gönlümüz teskin olsun… Sükunet bulsun…  

Bu yazı 2890 defa okunmuştur .

Son Yazılar